Şimdi size estetizmden bahsetmek istiyorum. Ama sakin olun, kimseye “sanat toplum içindir” dersi vermeye gelmedim. Zaten estetizm denen şey de tam olarak bu cümleye alerjik bir yerden doğuyor. Hayatın “işe yarasın, faydası olsun, bir şey öğretsin” diye bağırdığı bir dünyada, koltuğuna yaslanıp tek kaşını kaldırarak “Ya bir şey sadece güzel olduğu için var olamaz mı?” diye soranların kurduğu biraz kibirli, biraz ukala ama son derece zarif bir dünyadan bahsediyoruz.
Ressamlar ile modacılar arasındaki ilişki, sanat tarihinin en güçlü ve süreklilik gösteren disiplinlerarası etkileşimlerinden biridir. Resim sanatı; renk, biçim, kompozisyon ve düşünsel arka planıyla modaya yön verirken, moda da bu sanatsal dili insan bedeni üzerinden yeniden yorumlayarak giyilebilir bir sanat formuna dönüştürür. Bu ilişki yalnızca estetik bir etkilenme değildir; aynı zamanda dönemin kültürel, toplumsal ve düşünsel yapısının modaya yansımasıdır. Bu nedenle moda, çoğu zaman sanatın günlük yaşam içindeki en görünür ve en dinamik hâli olarak değerlendirilir.
Sanatçı çocuğu olmak çoğu zaman sanıldığı gibi ilham verici bir ayrıcalık değil, erken yaşta başlayan bir kimlik çatlağıdır. Çünkü bu çocuklar hayata “kim olacakları” sorusuyla değil, “kime benzeyecekleri” beklentisiyle başlar. Daha konuşmadan, daha üretmeden, daha hata yapmadan bir ismin, bir mitin ve çoğu zaman da bir efsanenin içine doğarlar.